Faiz, finansal anlamda sermayenin belirli bir süre kullanılmasının bedeli olarak tanımlanmaktadır. Borçlu açısından finansman maliyetini, tasarruf sahibi açısından ise fonlarını başkasının kullanımına bırakmasının karşılığını ifade etmektedir. Faiz oranı bu yönüyle paranın zaman değerini, enflasyon beklentisini, likiditeden vazgeçmenin maliyetini ve borçlunun geri ödememe riskini yansıtmaktadır. Bununla birlikte bu teknik açıklama, faizin tarih boyunca taşıdığı toplumsal ve ahlaki anlamı bütünüyle ortaya koymamaktadır. Faiz, aynı zamanda alacaklı ile borçlu arasındaki güç ilişkisini, servetin toplumsal dağılımını ve gelecekte yaratılacak gelirin taraflar arasında nasıl paylaşılacağını gösteren bir kurum olmuştur.
Faizin tarihi, madeni paranın yaygınlaşmasından önceki tarım toplumlarına kadar uzanır. Borç ilişkileri yalnızca gümüş üzerinden değil; arpa, hurma, yağ ve diğer tarımsal ürünler üzerinden de kurulmuştur. Küçük çiftçiler, hasat öncesinde ailelerinin geçimini sağlamak, tohum temin etmek ve kamusal yükümlülüklerini yerine getirmek amacıyla borçlanmışlardır. Hasadın iyi geçmesi hâlinde borç ürünle ödenebilmiş; kuraklık, sel veya savaş gibi nedenlerle üretimin aksaması durumunda ise borçlar büyüyerek sonraki dönemlere aktarılmıştır. Böylece faiz, yalnızca ödünç verilen kaynağın bedeli olmaktan çıkmış; doğal ve ekonomik risklerin büyük ölçüde borçluya yüklenmesinin aracı hâline gelmiştir.
Hammurabi Kanunlarında; fırtına, sel veya susuzluk nedeniyle ürün elde edemeyen borçlunun ilgili yıl için tahıl borcunu ve faizini ödemeyeceği düzenlenmiştir. Bu hüküm, tarımsal üreticinin kontrolü dışında gerçekleşen olayların bütün mali sonuçlarının borçluya yüklenmemesi gerektiğini gösteren erken bir risk paylaşımı örneğidir. Borcun ödenememesi sonucunda toprağın, emeğin ve kişisel özgürlüğün alacaklıların kontrolüne geçebilmesi, kredi ilişkisini aynı zamanda sınıfsal bir aktarım mekanizmasına dönüştürmüştür.
Bazen hükümdarların belirli dönemlerde kişisel ve tarımsal borçları silmiş olmaları da bu çerçevede değerlendirilebilir. Borç aflarının temel amacı yalnızca borçlulara merhamet göstermek olmamış; küçük üreticilerin topraklarını kaybetmesini, borç karşılığı bağımlı hâle gelmesini ve ekonomik kutuplaşmanın siyasal düzeni tehdit etmesini önlemek olmuştur. Buna karşılık ticari girişimlerden doğan borçların her zaman aynı kapsamda değerlendirilmemesi, ihtiyaç borçlarıyla üretken yatırım borçları arasında tarihsel olarak ayrım yapıldığını göstermiştir. Borç silme uygulamalarının temel işlevi, borç yükünü toplumun ödeme kapasitesiyle uyumlu tutmak ve toplumsal kutuplaşmayı sınırlandırmak şeklinde açıklanabilir.
Musevi kutsal metinlerinde faiz yasağı, özellikle yoksulun ve topluluk içindeki borçlunun korunması bağlamında şekillenmiştir. İbranice neshekh, borç üzerinden alınan faizi; tarbit veya marbit ise anaparaya eklenen artışı ifade etmiştir. Tesniye’de topluluk üyesine verilen para, yiyecek veya diğer mallar üzerinden faiz alınmaması emredilmiştir. Böylece ihtiyaç içindeki kişinin ekonomik sıkıntısının kazanç fırsatına dönüştürülmesi sınırlandırılmıştır. Bununla birlikte topluluk üyesi ile yabancı arasında ayrım yapılması, söz konusu yasağın başlangıçta evrensel bir finansman kuralından çok topluluk içi dayanışmayı koruyan ahlaki bir düzenleme olarak biçimlendiğini düşündürmektedir.
Antik Yunan düşüncesinde faiz, paranın işlevi üzerinden eleştirilmiştir. Yunanca tokos kavramı hem “doğum” hem de “faiz” anlamında kullanılmıştır. Aristoteles, paranın temel işlevinin mübadeleyi kolaylaştırmak olduğunu; paradan doğrudan doğruya daha fazla para elde edilmesinin ise paranın doğal amacına aykırı bulunduğunu savunmuştur. Faizi “paranın para üretmesi” şeklinde değerlendiren bu yaklaşım, daha sonraki Hristiyan düşüncesini de etkilemiştir.
Orta Çağ Hristiyan düşüncesinde usura, yalnızca aşırı faizi değil, çoğu zaman anaparanın üzerinde sözleşmeyle talep edilen her türlü fazlalığı ifade etmiştir. Thomas Aquinas, para kullanıldığında tüketildiği veya elden çıkarıldığı için, hem anaparanın geri verilmesini hem de ayrıca kullanım bedeli alınmasını aynı şeyin iki defa satılması olarak değerlendirmiştir. Bununla birlikte borç verenin fiilen uğradığı zararın tazmin edilmesiyle yalnızca zamanın geçmesine bağlı olarak garanti edilmiş kazanç elde edilmesini birbirinden ayırmıştır.
İslam hukukunda riba, modern dildeki fahiş faiz veya tefecilik kavramından daha geniş bir anlam taşımıştır. Kur’an’da ticaret ile riba birbirinden ayrılmış; ticaretin meşru, ribanın ise yasak olduğu bildirilmiştir. Hâkim hukukî yaklaşımda borç üzerinden önceden şart koşulan fazlalık riba kapsamında değerlendirilmiştir. İslami finans anlayışı bu nedenle finansmanın gerçek bir ekonomik faaliyete dayanmasını, aşırı belirsizlikten uzak olmasını ve işlemden doğan risklerle getirilerin taraflar arasında paylaşılmasını öne çıkarmıştır.
Faiz tarihi, yalnızca paranın kullanım bedelinin değil, güç, risk ve adalet ilişkilerinin de tarihi olmuştur. Tarihsel değerlendirmeler, faizin niteliğinin yalnızca oranına bakılarak belirlenemeyeceğini göstermiştir. Borcun geçim ihtiyacından mı yoksa üretken bir yatırımdan mı doğduğu, borçlunun pazarlık gücü, alacaklının üstlendiği gerçek risk ve talep edilen fazlalığın ölçülülüğü birlikte değerlendirilmelidir. Faiz konusundaki temel mesele, başka yazıların konusu olabilecek “sermayeye makul bir getiri sağlanmasıyla; borçlunun çaresizliğinin sömürülmesi engelenebilir mi?” sorusudur.
Yorumlar
Yorumlar önce moderasyon bekler; onayladıktan sonra burada görünür. Yorum yazmak için hesap gerekmez.