Bu cümle, ilk bakışta sert bir yargı gibi görünür. Hatta yanlış anlaşılmaya da son derece müsaittir. Çünkü böyle bir ifade, kolayca mağduru suçlayan bir anlayışa dönüştürülebilir. Oysa benim bu önermeden çıkardığım sonuç, sahtekârın sorumluluğunu azaltmak değil; sahtekârlığın hangi insanî zaaflardan beslendiğini anlamaya çalışmaktır.
Bir finans hocası olarak yıllardır öğrencilere getiri ile risk arasındaki ilişkiyi anlatıyorum. Finansın en temel ilkelerinden biri son derece açıktır: Yüksek getiri beklentisi, kural olarak yüksek risk taşır. Risksiz, garantili ve olağanüstü yüksek kazanç vaadi, finansal hayatın doğal akışına aykırıdır. Buna rağmen insanlar, tekrar tekrar bu tür vaatlere inanırlar.
Neden? Çünkü sahtekârın en büyük gücü, anlattığı yalanın kusursuzluğu değildir. Asıl gücü, karşısındaki insanın inanmak istediği hikâyeyi keşfetmesidir. İnsan kısa sürede zengin olmak istiyorsa ona büyük kazanç vadeder. Kaybettiğini geri kazanmak istiyorsa son bir fırsat sunar. Geç kaldığını düşünüyorsa “hemen karar vermesi gerektiğini” söyler. Kendini seçilmiş hissetmek istiyorsa bu imkânın herkese sunulmadığını ima eder…
Sahtekârlık çoğu zaman yalanla değil, arzuya uygun bir hikâyeyle başlar. Finansal piyasalarda bunun örneklerini sıkça görürüz. Yüksek faiz vaatleri, gerçekte var olmayan yatırım fonları, saadet zincirleri, sahte kripto projeleri, lisanssız yatırım danışmanlıkları ve sosyal medya üzerinden pazarlanan “garantili kazanç sistemleri” farklı araçlar kullansalar da aynı psikolojiye dayanırlar. Mesajları değişebilir; fakat temel vaat aynıdır: Az emekle, kısa sürede, düşük riskle büyük kazanç. Oysa finansın böyle bir vaadi yoktur. Finans, insanı kolay zenginliğe değil; ölçmeye, karşılaştırmaya ve sorgulamaya çağırır.
Bir yatırım kararında yalnızca “Ne kadar kazanabilirim?” sorusu sorulmaz. Bunun yanında “Ne kadar kaybedebilirim?”, “Bu getirinin kaynağı nedir?”, “Bu riski kim taşıyor?”, “Bu kazanç neden bana sunuluyor?” ve “Paraya yeniden ulaşmam gerektiğinde ne olacak?” soruları da sorulmalıdır.
Sahtekârın asıl rahatsız olduğu şey bilgi değil, sorudur. Çünkü sahtekârlık acele ister. İncelemeye zaman bırakmaz. “Bu fırsat bugün sona eriyor”, “hemen karar vermelisiniz”, “başkalarına söylemeyin”, “sistem henüz çok yeni” gibi ifadeler tesadüf değildir. Zaman baskısı, yorumlama gücünü zayıflatır. İnsan düşünmeyi bıraktığında, sahtekârın işi kolaylaşır.
Tamah kavramını da doğru anlamak gerekir. Tamah, sadece daha çok para istemek değildir. Tamah bazen zamana saygı göstermeden sonuca ulaşmak istemektir. Emeği, bilgiyi, sabrı ve riski küçümseyerek kazancı büyütme arzusudur. İnsan, olağanüstü kazancı olağan bir hak gibi görmeye başladığında sağduyusunu kaybedebilir.
Ancak, her dolandırılan kişi tamahkâr değildir. İnsanlar bazen bilgisizlikten, çaresizlikten, yaşlılıktan, psikolojik hastalıklardan, yalnızlıktan, güven duygusundan veya ekonomik baskıdan dolayı kandırılırlar. Kimi daha çok kazanmak için değil, mevcut birikimini korumak için yanlış bir sisteme yönelir. Kimi ailesinin geleceğini güvence altına alma umuduyla karar verir. Dolayısıyla mağdurun zaafı, sahtekârın suçunu ortadan kaldırmaz. Açık bırakılmış bir kapı, hırsızlığı meşru hâle getirmez.
Bu nedenle önerme hukuki ya da ahlaki bir sorumluluk dağılımı olarak değil, davranışsal bir gözlem olarak okunmalıdır. Sahtekâr suçludur; fakat sahtekârın başarılı olmasını sağlayan ortamı anlamadan yalnızca cezalar üzerinden çözüm üretmek yeterli değildir.
Finansal okuryazarlığın önemi de burada ortaya çıkar. Finansal okuryazarlık, yalnızca faiz hesaplamak ya da bilanço okumak değildir. Aynı zamanda ikna tekniklerini fark etmek, gerçek dışı vaatleri sorgulamak ve kendi psikolojik eğilimlerini tanımaktır. İnsan bazen dışarıdaki sahtekârı fark edemez; çünkü içerideki kazanç arzusu çok yüksek sesle konuşur.
Davranışsal finans bize insanların her zaman rasyonel karar vermediğini gösterir. Aşırı güven, sürü davranışı, kayıptan kaçınma, doğrulama yanlılığı ve fırsatı kaçırma korkusu yatırım kararlarını etkiler. Sahtekârlar bu eğilimleri bilimsel olarak bilmeseler bile uygulamada ustalıkla kullanırlar.
Örneğin yatırımcı bir kez para kazandığında, sistemin güvenilir olduğuna inanmaya başlar. İlk küçük ödeme, çoğu zaman güven inşa etmek için yapılır. Ardından daha yüksek tutarlar talep edilir. İnsan önceki kararının yanlış olduğunu kabul etmek istemediği için yeni para yatırabilir. Böylece sahtekâr yalnızca kazanç arzusunu değil, kişinin kendi kararını savunma eğilimini de kullanır.
Bir başka önemli konu da toplumsal değerlerdir. Bir toplumda zenginlik çok övülüyor, fakat servetin nasıl elde edildiği sorgulanmıyorsa sahtekârlık için uygun bir zemin oluşur. İnsanlar “Nasıl kazandı?” sorusundan çok “Ne kadar kazandı?” sorusunu soruyorsa gösteriş, emeğin önüne geçmeye başlar. Kısa yoldan zengin olanlar örnek gösterildikçe kısa yol arayanların sayısı artar.
Sahtekârların enerjisini yalnızca bireysel tamah değil, toplumsal hayranlık da üretir. Bu nedenle gençlere sadece para kazanmayı öğretmek yeterli değildir. Paranın nasıl kazanıldığını, hangi risklerle elde edildiğini ve hangi ahlaki sınırlar içinde yönetilmesi gerektiğini de öğretmek gerekir. Finans eğitimi, servet edinmenin tekniklerini anlattığı kadar ölçülü davranmanın önemini de anlatmalıdır.
Ben öğrencilerime sık sık şu gerçeği hatırlatıyorum: Finans, yalnızca getiriyi artırmayı değil, üstlenilen riski doğru değerlendirmeyi ve sermayeyi kayıplara karşı korumayı da öğretir. İyi yatırımcı, karşısına çıkan her fırsatın peşinden koşan değil; gerçek bir yatırım fırsatıyla ustaca hazırlanmış bir tuzağı birbirinden ayırabilen kişidir. Olağan dışı yüksek, kolay, garantili ve kaynağı şeffaf biçimde açıklanamayan kazanç vaatleri karşısında ihtiyatlı davranmak, çoğu zaman kazanç arayışından daha değerlidir.
“Sahtekârların enerjisini tamahkârlar üretir” sözü bu nedenle önemlidir. Bize sahtekârın başarısının yalnızca onun zekâsından kaynaklanmadığını gösterir. Bazen insanın aşırı beklentisi, gerçek dışı bir vaadi inandırıcı hâle getirir. Bazen kazanma arzusu, kaybetme ihtimalini görünmez kılar. Bazen de kişi başkasının yalanından önce kendi umuduna teslim olur.
Sahtekârın suçu kendisine aittir; ancak sahtekârlığın beslendiği enerji, çoğu zaman insanın ölçüsüz beklentilerinden doğar. Bu nedenle sahtekârlığa karşı en güçlü savunma; yalnızca hukuk, denetim ve ceza değildir. Aynı zamanda; finansal bilgi, sağlıklı şüphe, sabır ve insanın kendi arzularını denetleyebilme gücüdür.
Yorumlar
Yorumlar önce moderasyon bekler; onayladıktan sonra burada görünür. Yorum yazmak için hesap gerekmez.